Atatürk 100

Tanrı’nın hikmeti

Tarih: 15.07.2026 - 10:11

İngiltere ve Arjantin, Dünya Kupası sahnesinde beşinci defa karşı karşıya. Bu seferki buluşma -öncekilerden farklı olarak- final bileti için. Hal böyleyken hem geçmiş randevulara hem de bizi bu defa nelerin beklediğine bir göz atmanın yeridir…

Haber Resmi

İngiltere ve Arjantin’in futbol mazisi, birkaç tarihi maça sıkıştırılamayacak kadar karmaşık, başlangıcı 1800’lü yılların sonuna dayanan bir hikâye. 1881’de Edinburgh Üniversitesi’nin felsefe bölümünü dereceyle tamamlayan Alexander Watson Hutton, ertesi yıl Buenos Aires’teki St. Andrew’s Scots okulunun teklifini kabul etti. Oraya giderken yanına aldığı deri toplarla yıllara uzanacak bir öykünün ilk satırlarını yazdı. Gümrük görevlilerinin 'çılgın İngilizlerin işi' olarak gördüğü ve anlam veremediği toplar, aslında 1860’larda bu İngiliz sporuyla tanışan ancak daha çok ragbi kısmını benimseyen bu Latin ülkesi için büyük bir yenilikti.

Hutton, Arjantin’de kaldığı süre boyunca o dönemki adıyla ‘association football’u yaygınlaştırmayı sürdürdü. Hatta 1891’de Arjantin Ligi’nin kurulmasına önayak oldu. Bu, Britanya dışında kurulan ilk futbol ligiydi aynı zamanda. 1893’te kurulan Futbol Federasyonu’nun ilk başkanı da elbette o oldu. Zaman içinde Arjantin’deki futbol anlayışı büyük bir ikilemin içine düştü. İngilizlerden öğrenilen fiziksel mücadeleye dayalı ‘vur ve koş’ oyununu benimsemekte zorlandılar. Onun yerine, yıllar sonra ‘La Nuestra’ olarak anılacak oyun şeklini tercih ettiler. Türkçeye ‘bizim olan, bize ait’ olarak çevirebileceğimiz bu oyun; topa hâkimiyeti, bol driplingi, göze hoş gelen oyunu ve bazı küçük kurnazlıkları ödüllendiren bir gösteriydi. Arjantin’in tarihi, bu iki tercih arasındaki gelgitlerle de yazılıyordu.

1940’lı yıllarda ‘La Maquina’ sıfatıyla Güney Amerika’da fırtınalar estiren River Plate, La Nuestra’nın en güzel örneklerini sergilemişti. Ancak dönemin şartları, onları ve ülkelerini dünya sahnesinden uzak tutmuştu. 1960’larda ise güzel oyundan uzaklaşan ve sertliğe, hatta yer yer çirkefliğe başvuran bir oyun anlayışı yükselişe geçmişti. 1958 Dünya Kupası grup aşamasında Çekoslovakya'ya 6-1 gibi ağır bir skorla yenilip elenen Arjantin'de Avrupa takımlarının daha sade, keskin ve efektif oynadığı fikri hâkim görüşe dönüşmüştü. Osvaldo Zubeldia’nın Estudiantes’i, daha sonra bu anlayışın en büyük temsilcisine dönüşecek, Avrupalıların bu anlayışla tanışması da 1966 Dünya Kupası’na denk düşecekti…

“Hayvanlar!”

1966 Dünya Kupası’nın çeyrek finali, Arjantin ve İngiltere'yi ilk defa büyük sahnede karşı karşıya getiriyordu. Daha önce 1950'lerde oynanan özel maçlarda bir problem yaşanmamıştı. Ancak 1962 Dünya Kupası gruplarında İngiltere, Arjantin'i 3-1 yenerek turnuvadan elenmelerine yol açınca, 1966'daki maç bir rövanş karşılaşmasına döndü. İki ülke arasındaki büyük rekabet de fiilen bu noktada başladı.

Olaylar, maçın ilk yarısında cereyan etti. Arjantin’in -henüz dört gün önce kaybettiğimiz- kaptanı Antonio Rattin, maçın başlarında Bobby Charlton’a yaptığı faulden sonra Alman hakem Rudolf Kreitlein tarafından uyarıldı. Futbolda sarı/kırmızı kart uygulamasının başlamasına dört yıl vardı. Yani bu uyarı, günümüz dilinde sarı kart manasına geliyordu. 35. dakikada ise başka bir faul, bu defa Geoff Hurst’e yapıldı. Alman hakem, Rattin’e eliyle saha dışını gösterdi. Oyundan ihraç edilen kaptan, tam dokuz dakika boyunca sahadan çıkarılamadı.

Şiddetli itirazlar, tartışmalar… Üzerinde İngiltere renklerinin de olduğu köşe bayrağını buruşturan Rattin, sonrasında yere oturmuş ve tüm ısrarlara rağmen kalkmamakta direnmişti. Hakem komitesi başkanı Ken Aston’ın dahi sahaya gelerek Rattin’i ikna etmeye çalıştığı bu garip olay, bir noktada çözümlendi. Ancak Arjantinliler, hakemin Rattin’i sadece 'kendisine bakışını beğenmediği için' oyundan attığını söylüyorlardı. Ortada bir küfür olamazdı zira ne hakem ne de Rattin aynı dili konuşabiliyorlardı. Rattin’in sürekli olarak kaptanlık bandını gösterdiği ve hakemle konuşmak için tercüman isteme niyetinde olduğu da Arjantin cephesinin iddiaları arasındaydı.

İngilizler ise hakem Kreitlein’ın Arjantin’in kaptanını anlayamayacağını kabul ediyor, ancak 'konuşma tarzını şiddetli bulduğu için' oyundan attığını iddia ediyorlardı. İngiltere, maçın bitimine kısa bir süre kala Hurst’ün ayağından bulduğu golle maçı 1-0 kazandı. Ancak Arjantinliler bu golün ofsayt olduğunda hemfikirdi. Zaten onlara göre İngilizler ve Almanlar Latin Amerikalıları kupadan elemek için iş birliği yapmışlardı. Arjantin’de bu maça “yüzyılın hırsızlığı” sıfatı verildi. Gerçi hırsızlığın büyüğünü yirmi yıl sonra kendileri yapacaktı…

Maçın sonunda İngiltere’nin efsanevi antrenörü Alf Ramsey devreye girdi. Önce sahaya dalarak oyuncularının Arjantinli meslektaşlarıyla forma değiştirmesini engelledi. Sonrasında basına verdiği demeçte rakiplerini sert oyunları nedeniyle suçlayarak 'hayvanlar' olarak niteledi.

Sonrası da felaketti. Arjantinli Roberto Ferrero hakeme saldırmış, Ermindo Onega ise FIFA başkan yardımcısının yüzüne tükürmüştü. Bu iki futbolcu, üçer maç men cezası aldı. Arjantin Futbol Federasyonu, “yapılanları onaylamıyoruz ama tahrik edildik” görüşündeydi. Öte yandan Arjantin delegasyonunun başkanı Juan Santiago, FIFA Başkanı Stanley Rous’a “aptal” demeyi de ihmal etmiyordu.

İngiltere’nin kaptanı Bobby Moore ise Arjantinlileri “saç çekmek, tükürmek, gözlerine parmak atmak ve sahanın her yerinde tekmelemekle” suçluyordu. Onlarla mücadelenin tek yolu, onlara ‘dayak atmak’tı. İngilizler de bunu uygulamıştı.

Bu maç, sadece iki ülke arasındaki rekabeti başlatmakla da kalmamış; dünya futbolunu temelden etkileyecek bir buluşu doğurmuştu. Rattin’in ihracı sırasında yaşanan olaylar, kupanın hakem komitesi başkanı Ken Aston’ı yeni bir çözüm üretmeye itti. Aston’ın trafik ışıklarında beklerken bulduğu fikir, ihtar ve ihraçları kolaylaştıracaktı. Bugün hayatımızın olağan birer parçası olan sarı ve kırmızı kartları, 1966’daki İngiltere-Arjantin maçında yaşanan olaylara borçluyuz…

Kimin Eli?

1967’de Arjantin şampiyonu Racing, Celticli futbolcuları adeta dövdüğü üç maçın sonunda Kıtalalararası Kupa’yı kazandı. Tarihe 'Montevideo Savaşı' olarak geçen üçüncü maçtaki sertlik ve oyundan ihraç edilen Racing’li Bertie Auld’un sahayı terk etmeyerek maça devam etmesi, İskoçların antrenörü Jock Stein’ı çileden çıkartmıştı. Stein, tepkisini “bir daha servet ödense dahi Güney Amerika’ya ayak basmayacağını” söyleyerek dile getirmişti.

1968’de sıra Estudiantes’deydi. Onlar da Manchester United futbolcularına tabir caizse sopa attılar. Başta zaten 66’daki maçtan mimlenmiş Nobby Stiles olmak üzere herkese sataştılar. Hatta en sonunda George Best’i bile delirttiler. Best, markajcısı Medina’nın sertliğinden yıldığı anda yumruklarını konuşturdu. Sonuç, Best’in ihracıydı. Kupa yine Arjantin’e gitti.

Ertesi yıl Milan da aynı akıbete uğradı. Kupayı kazanmışlardı belki ama “Bombonera Katliamı”nda yaşanmayan kalmamıştı. Yumruk, tekme, kırılan burun, asker kaçağı olarak göz altına alınan rakip futbolcu… Her türden sertlik ve çirkeflik yaşanmıştı. O takımın orta alandaki direklerinden biri, 1983 yılında Arjantin Milli Takımı'nın başına geçti. La Nuestra’nın temsilcisi Cesar Luis Menotti’den görevi devralan Carlos Bilardo, yetiştiği sert futbolu dönemin moda anlayışı 3-5-2’ye uyarlamış ve yıldızı Maradona’nın etrafında şekillenen bir takım yaratmıştı. 1986 Dünya Kupası’nın çeyrek finali, 20 yıl önce açılmış ve gitgide büyümüş bir hesabın kesileceği eşleşmeyi doğurmuştu.

Karşılaşma öncesi yaşananlarla birlikte maçın tarihi arka planı daha da büyüdü. Zaten birbirlerini pek sevmeyen İngiltere ile Arjantin, 1982 yılında iki ada için bir savaşa tutuştular. Arjantin’e yakın olan Falkland Adaları, 1800’lü yıllarda İngiliz hakimiyetine girmiş ve o tarihten beri Britanya’nın bir parçası olmuştu. Arjantin’de sabah erken kalkanın ülke yönetimini devraldığı yıllarda, Aralık 1981’de devlet başkanı olan Leopoldo Galtieri, ülke içinde sallantıda olan konumunu güçlendirmek için Falkland üzerindeki egemenlik iddiasını yeniden gündeme getirdi ve 2 Nisan 1982’de adaları işgal etti. Altı hafta süren savaş sonunda İngiltere, Falkland’ı geri aldı. Son kurşununu kullanan Galtieri görevinden istifa etti, İngiltere’nin Demir Leydi’si Margaret Thatcher ise 1983’teki seçimleri de kazanarak hakimiyetini perçinledi. İşte bu savaş, 1986’da futbol sahasına taşınacaktı.

O maça Falkland’ın intikamını almak adına çıkan Arjantin ve kaptanı Maradona, kazanmak için her şeyi yapabilirlerdi. Zaten antrenörleri Bilardo’nun yetiştiği gelenek de bunu emrediyordu. Zubeldia’dan öğrendiği ufak detaylara önem verme halini de sürdüren Bilardo, maçtan önce de ilginç bir hamle yaptı. Son 16’da Uruguay’ı yendikleri maçta giydikleri mavi forma pamukluydu ve Meksika sıcağında takımı zorlamıştı. Arjantin’in o dönemki forma üreticisi Le Coq Sportif’ten yeni, açık mavi formalar üretmesini istedi ancak bu imkansızdı. Mexico City’deki spor mağazaları dolaşıldı ve nihayet iki mavi forma arasında kalındı. Maradona’nın istediği forma seçildi, Arjantin’in ve Le Coq Sportif’in logoları dikildi ve formaların sırtına parlak Amerikan futbolu numaraları eklendi. Artık sahaya çıkılabilirdi.

Maçın 51. dakikasında İngiliz savunmacı Steve Hodge’un gelişigüzel yükselttiği top, geriye, İngiltere ceza alanına doğru inişe geçti. Savunma önde kalmıştı, topa sadece Maradona ve İngiltere kalecisi Peter Shilton atak yaptı. Maradona, eliyle topu filelere gönderdi. Maçın Tunuslu hakemi Ali Bin Nasser, yardımcısı Bulgar Donchev’e baktı, ondan bir işaret görmeyince de golü verdi. Donchev ise o dönemki kurallara göre orta hakemin kararına karışamayacağını düşünmüştü.

Hakemler birbirlerini suçlasalar da olan olmuş, Arjantin öne geçmişti. Sonrasında ise “asrın golü” geldi. Maradona, neredeyse tüm İngilizleri çalımlayarak farkı ikiye çıkardı. Gerçi o golün başlangıcı da faul içeriyordu… İngilizler ne kadar isyan etseler de nafileydi, tur gitmişti. Arjantin şampiyonluğa yürüdü, Maradona ise golde kendisinin değil, “Tanrı’nın Eli” olduğunu söyleyerek bir kahramana dönüştü.

Sonraları her ne kadar bu golden daima gurur duymuşsa da özür diledi. Shilton ise “çok geç” diyerek özrü kabul etmedi. İngiltere’nin hocası Sir Bobby Robson da golü Tanrı’nın değil, “bir alçağın golü” olarak niteleyecekti. Bir tek Arjantin için her şey güllük gülistanlıktı. Hem 1966’nın hem de Falkland’ın intikamı alınmıştı. Bir de Steve Hodge için her şey yolundaydı. Maç sonunda formasını Maradona ile değiştiren Hodge yıllarca “o forma bende” demeçleriyle gündeme geldi. 20 yıl boyunca Manchester’daki Ulusal Futbol Müzesi’nde sergilenen forma, 2022’de açık artırmaya çıkarıldı ve bir spor hatıra ürünü için rekor olan 9,2 milyon dolar karşılığında alıcı buldu.

“On Kahraman Aslan, Bir Aptal Çocuk”

12 yıl sonra bu iki ülke yine bir Dünya Kupası’nda karşı karşıya geldi. 1998’in son 16 turu maçı, hafızalara kazınan bir başka müsabaka olacaktı. Saint-Etienne’deki maçın ilk yarısı fazlasıyla hareketliydi. Daniel Passarella’nın Arjantin’i, henüz altıncı dakikada Gabriel Batistuta’nın penaltısıyla üstünlüğü yakaladı. Dört dakika sonra penaltı atma sırası İngiltere’deydi ve Alan Shearer yine sağ kolunu havaya kaldırmayı başarmıştı. Daha yirmi dakika geçilmeden, üçüncü gol de geldi. İngilizlerin genç yıldızı Michael Owen, kendisini tüm dünyaya tanıttığı o golü atarak takımını öne geçirdi. İlk yarının sonu, Arjantin’in unutulmaz serbest vuruş organizasyonunun ve Javier Zanetti’nin ayağından gelen beraberlik golünü getirmişti.

Futbol dışı bir olay olmadan bitmişti ilk yarı. Ancak özlemin giderilmesi için pek de fazla beklenmeyecekti. İkinci yarının hemen başında Diego Simeone’nin David Beckham’a yaptığı faul, sıradan bir olaydı. Maçın Danimarkalı hakemi Kim Milton Nielsen’in Simeone’ye gösterdiği sarı kart da normaldi. Ancak yerde yatmayı sürdüren Beckham’ın geri geri giden Simeone’ye kaldırdığı ayak ve Arjantinlinin adeta “yandım Allah!” diyerek düşüşü, İngilizlerin popüler çocuğunu saha dışına göndermeye yetmişti. Önce 90 dakikanın kalan bölümünde, ardından da uzatma bölümünde skor değişmedi. İş penaltılara kalmıştı. İki yıl sonra “kıyamet kopacak” gerekçesiyle futbolu bırakacak Carlos Roa’nın Paul Ince ve David Batty’nin vuruşlarını kurtarması, Arjantin’i çeyrek finale, Hollanda’nın karşısına yolladı.

İngiliz basını, elenmenin sorumluluğunu takımı eksik bırakan Beckham’a yükledi. Mirror’ın maç için attığı başlık, yıldız futbolcuya duyulan tepkiyi net bir biçimde özetliyordu: On Kahraman Aslan, Bir Aptal Çocuk. Simeone sonraları Beckham’ı oyundan attırmak için birazcık rol yaptığını söylese de İngiliz yıldızın içine düştüğü linç sarmalından kurtulması biraz zaman aldı. Takip eden sezonda takımıyla üçleme yaparak biraz olsun toparlanacak Beckham, 2001’de Yunanistan’a attığı son dakika frikiğiyle de yeniden bir ulusal kahraman haline gelecekti. İngiltere’yi 2002 Dünya Kupası’na götüren o serbest vuruş, gruplarda yeni bir Arjantin-İngiltere eşleşmesini doğurmuştu.

Dünya Kupası’nda bu iki ülke arasında olaysız geçen tek örnek olan bu maçı İngiltere Beckham’ın penaltıdan attığı golle 1-0 galip tamamladı. Marcelo Bielsa’nın Arjantin’i o yenilgiyle kupaya henüz grup aşamasında veda etti. İngiltere ise ancak çeyrek finale kadar gidebilecekti.

Ya şimdi ne olacak?

Tanrı’nın hikmeti... Sırada 2026’nın eşleşmesi var. Acaba bu defaki yüzleşme de bize yeni ve unutulmaz hikayeler sunacak mı?

Yeşil Burun Adaları’nı 120 dakikada geçebilen, Mısır’a karşı 75. dakikaya 2-0 geride giren ve İsviçre karşısında rakibinin 10 kişi kalmasına duacı kalacak bir oyun sergileyen Arjantin için tehlike çanları epeydir çalıyor. Ancak hem Messi gibi bir süperstarla hem de sorgulanan bazı hakem kararlarıyla yarı finale geldiler.

İngiltere ise teknik direktör Thomas Tuchel’le başladığı bu kupada Gareth Southgate dönemine göre savunmada daha güvensiz bir görünüm verdiyse de bir şekilde yarı finali yakaladı. Grupta Gana’yı yenemediler, Panama’yı ancak 60. dakikadan sonra açabildiler. son 32'de Demokratik Kongo’ya karşı maçı epey bir süre geride götürdüler, son 16’da Meksika’ya epey fırsat verdiler. Çeyrek finalde Norveç’i yine geriden gelerek, biraz da tepe kamerası kablosunun yardımıyla geçtiler.

Neticede gerek geçmişte gerekse bugün, iki takım için de biraz ‘dengesiz’ demek yanlış olmaz. Dünya Kupası, devir her ne kadar değişip mekanikleşse de her daim hikâyelerin kupası. Ve kupa tarihinin en özel öykülerini sunmuş İngiltere ve Arjantin, turnuva tarihindeki rekabetlerinde yepyeni bir sayfa daha açacaklar.