Atatürk 100

The Odyssey filminin Londra gösterimindeydik: Nolan büyük destana hak ettiği görkemde bir film çekmiş

Tarih: 16.07.2026 - 15:18

Opphenheimer (2024) ile en iyi yönetmen ve film Oscar’larını kazanan Christopher Nolan’ın yeni filmi The Odyssey (Odysseia) yarın sinemalarda. Matt Damon, Anne Hathaway, Charlize Theron, Tom Holland, Robert Pattinson, Zendaya ve Lupita Nyong’o’lu kadrosuyla merak edilen filmi herkesten önce izledik

Haber Resmi

Londra’daki IMAX salonunun önünde ulusal, uluslararası basının yanı sıra yüz binlerce takipçisi olan sosyal medya platformu yayıncılarıyla uzun bir sıra halinde yaklaşık bir saat kapının açılmasını bekliyoruz. Kimileri gösterim saati ve İspanya – Fransa maçı çakıştığı için söyleniyor. Bazıları gösterim başlamadan sosyal medyada canlı yayın yapıyor. Çanta ve kimlik kontrolünden geçtikten sonra basın ambargosu belgesini imzalıyor, telefonumuzu koymamız için uzatılan yeşil poşeti ve hediye edilen Truva atı broşunu alıyoruz. Londra’daki IMAX salonu, film başlamadan bile insanı etkisi altına alıyor. Işıklar sönüyor ve ekranda Odysseus beliriyor. Yaklaşık üç saat süren zaman yolculuğu başlıyor.

İnsanlaşan mitler

Christopher Nolan’ın yarattığı dünya fantastik olduğu kadar insani ve somut. Yönetmenin, bir röportajında yıllardır bu filmi çekmeye hazırlandığını söylediği The Odyssey, onun başyapıtı olabilir. Film epik bir ölçekte kuruluyor; ancak büyüklüğünün altında derin bir hüzün ve yüzleşme taşıyor. Matt Damon, daha ilk sahnelerden kendini Odysseus olduğuna inandırmayı başarıyor. Kiklopla karşılaştığı, Sirenlerin arasından geçtiği ve özellikle Ölüler Dünyası’ndan döndüğü sahnelerde kimi izlediğinizi unutuyor, kendinizi onunla yolculuk ederken buluyorsunuz. Damon, Odysseus’un yaşlanmasını, yorgunluğunu ve artık bedel ödemeyi kabullenişini başarıyla canlandırıyor. Biz Odysseus’a hayran olmuyoruz; onu anlamaya başlıyoruz. Zaten filmin genelinde cast seçimi ve oyunculuklar bu kadar başarılı olmasaydı belki de o dünyayı hiç hissedemeyecektik.

Odysseus gri bir karakter. Hatalar yapıyor, suçluluk duyuyor, zaman zaman hırsına yeniliyor. Onu ayakta tutan en büyük gücü zekası; fakat film boyunca, bazen bu zekanın sonuçlarından duyduğu suçluluğu da izliyoruz. Odysseus’un fikri olan Troya atı bir şehri yok ederken, işgal sahneleri de on yıldır elde edilemeyen zafer bir anda geldiğinde insanın nasıl vahşileşebildiğini gösteriyor. Odysseus’un dönüşümü de tam burada başlıyor.

Bir olgunlaşma hikayesi

Nolan’ın daha önceki filmlerinde de aslında bir ömür boyunca Odysseus’un hikayesini anlattığını, filmi izlerken bir kez daha fark ediyorsunuz. Bu, olgunlaşmış bir adamın eve dönüş hikayesi olduğu kadar, genç bir adamın yetişkinliğe geçişinin de öyküsü.

Film yalnızca Odysseus’u değil, destanda olduğu gibi Telemakhos’u da anlatıyor. Bir adam yaşlılığa doğru ilerlerken, bir başka adamın olgunlaşmasını seyrediyoruz.

Anne Hathaway’in canlandırdığı Penelope ile Tom Holland’ın oynadığı Telemakhos arasındaki diyaloglar filmin en etkileyici bölümleri arasında. Hathaway ise Penelope’yi yalnızca yıllardır eşini bekleyen sadık bir kadın olarak değil, sarayını ve oğlunu ayakta tutmaya çalışan zeki bir hükümdar olarak da canlandırıyor.

Tanrılar, kader ve vicdan

Film, Odysseia’nın olay örgüsündeki ana duraklara bağlı kalıyor, ancak karakterleri, mitolojik unsurları ve finali çağdaş bir yorumla yeniden şekillendiriyor. Kurgu sırasında Nausikaa ya da Lotus Yiyenler gibi bazı bölümler ise es geçilmiş. Athena (Zendaya) ise Odysseus’un yolculuğuna, adeta onun vicdanı gibi eşlik ediyor.

Film, destanın daha küçük karakterlerini de bütünüyle ihmal etmiyor. Elliot Page’in canlandırdığı Sinon kısa ama önemli bir yere sahipken, Agamemnon’un hikâyedeki işlevi Odysseus’un dönüşümünü anlamamıza yardımcı oluyor. Bazı bölümleri bir korku filmi izliyormuşsunuz hissi veriyor.

Sakin sahnelerin ardından gelen aksiyon bölümleri, filmin ritmini belirliyor. Nolan, sinemasında sıklıkla kullandığı parçalı anlatımı bu hikayeye de uyarlıyor. Zaman zaman tempo yavaşlıyor; ancak bu yavaşlık çoğunlukla karakterlere ve kurulan dünyaya alan açıyor.

Nolan, 70mm IMAX kameralarının sunduğu o muazzam derinliği sonuna kadar kullanıyor. Kamera açıları, bizi sadece birer izleyici yapmaktan çıkarıp adeta o dev dalgaların ortasına atıyor. Ege Denizi’nin uçsuz bucaksız maviliği perdede parıldarken, zaman zaman Nolan’ın tercih ettiği o karakteristik soğuk renk paleti, Odysseus’un içsel yalnızlığını ve eve dönüş mücadelesinin melankolisini yansıtıyor. Karakterlerin yüzündeki kırışıklıklardan, gözlerindeki yorgunluğa yakaladığımız anlar oldukça etkileyici! Film ahlaki açıdan gri, hüzünlü ve savaşın zaferden çok kayıp getirdiği düşüncesini vurgulayan bir anlatı. Yine de Ege’nin zeytinlerini ve doğasını daha çok görmek isterdim. Keza Troya da kurak bir şehir olarak nitelenmiş. Halbuki “Bin Gemi”nin ticaret yollarını ele geçirmek için geldiği bu şehir aslında bereketli tarlalarıyla da ünlüydü!

Kalypso, Kirke Antinous ve Helen

Charlize Theron, Kalypso rolünün hakkını veriyor. Onun sunduğu ölümsüzlükle Odysseus’un ölümlü hayatına ve evine dönme isteği arasındaki çatışma, filmin temel fikirlerinden birini besliyor. Nolan, Kirke’yi ise hem fiziksel görünüşü hem de davranışları bakımından destandakinden farklı ele almış. Bu tercihin ilginç yanları olsa da karakterin etkisi yeterince derinleşmiyor.

Robert Pattinson ise övüldüğü kadar var. Pattinson’ın canlandırdığı Antinous, Odysseus’un yokluğunda Penelope ile evlenmek ve Telemakhos’u öldürmek isteyen taliplerin fiili lideri. Pattinson, Antinous’u öylesine ete kemiğe büründürüyor ki karakterin kötülüğünü izlemek tuhaf bir seyir zevkine dönüşüyor.

IMAX evreni büyüleyici

Bir anda Menelaos’un yanında beliren Helen’i oynayan Lupita Nyong’o ise filmde asla sırıtmıyor. Ayrıca oyuncu seçimini yalnızca ten rengi veya cinsiyet üzerinden tartışmak yerine, o oyuncunun karakteri ve anlatıyı taşıyıp taşımadığına bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Filmi dünyada 1800’den fazla IMAX salonu olsa da sadece 40 civarında bulunan gerçek 15/70mm kopyasından izlemek inanılmaz keyifliydi. Gerçek denizde çekilen bölümlerin fiziksel etkisi perdede açıkça hissediliyor. Doğa, filmde bir arka plan değil; tanrılar kadar güçlü bir karaktere dönüşüyor. Ludwig Göransson’un müzikleri de filmin en güçlü yanlarından. Lir ve bronz gong gibi antik dünyayı çağrıştıran sesler, çağdaş ve tehditkar bir müzik diliyle birleşiyor. Müzik bazı sahnelerde savaşın büyüklüğünü artırırken, bazı anlarda Odysseus’un adeta iç sesine dönüşüyor.

Nolan en zoru başarıyor

Nolan belki de en zor olanı başarıyor: Hem mitolojiyi bilen ve yıllardır bu dünyayı zihninde yaşatan seyircilere hayal ettikleri evreni hissettiriyor hem de dünyanın en önemli destanlarından birini, onu daha önce hiç bilmeyenlere yaklaşık üç saat içinde anlatıyor. Nolan, destanın ana yapısına bağlı kalırken finale kendi dokunuşunu eklemeden edemiyor. Bu tercihi sevip sevmediğimden henüz emin değilim. Şimdi sıradaki soru filmin gişede ne yapacağı. İlk tepkiler ve IMAX gösterimlerine yönelik yoğun ilgi, güçlü bir açılışa işaret ediyor. Ödül sezonunda da Nolan’ın adını görüntü yönetimi, müzik, ses, yapım tasarımı ve oyunculuk kategorilerinde sık sık duyacağımızı düşünüyorum.

Perde karardığında geriye şu soru kalıyor: Eve dönen, gerçekten aynı kişi midir? Kavuşunca hikaye biter mi, yoksa asıl o anda mı başlar?

Filmi Nolan’ın çektiği gibi izleyemeyeceğiz

Rakamlarla The Odyssey